AnasayfaHakkımızdaGüzel Yazılarİyi KitaplarBizim ArşivBağlantılarDost SitelerGörüşlerinizİletişim
 
Öğretmenlere Özel Yazılarımız Sizden Gelenler Tavsiyeler Sözler Hazinesi Forum
 
 




BİR ZAMANLAR EVLERİMİZ
 

“Biz eskiden eskiden, Su içerdik testiden..”

Yaşım o kadar fazla olmasa da artık ben de “bizim zamanımızda” diyerek başlayan cümleler kurabiliyorum. Bu gerçekten de insanın olgunluğunu hissettiren bir ifade. Hele bu girişi öğrencilerimin karşısında yapıyorsam kendimi oldukça yaşlı hissediyorum. Ancak geçmişte yaşadıklarını paylaşmak isteyen biri olarak, ister istemez bu girişle söze başlamak gerekiyor.

Benim Çorum’la ilgili fazlaca bir geçmişim olmadı. Babamın öğretmenlik mesleği sebebiyle hep dışarıdaydım. Ama yaz tatillerinde Çorum’u görme ve her defasında da Çorum’un değişimine tanıklık etme imkânını buldum. Osmancık Caddesi'ndeki ahşap iki katlı bir evde Çorum ve Çöplü Mahallesi ile ilgili unutamadığım sayıca az, ama hafızamda çokça yer tutan anılar yaşama fırsatını da elde ettim.

Osmancık Caddesi üzerinde, şimdilerde var olmayan bu evin de bizde etki bırakan özellikleri vardı. Eski evlerimiz, geçmişin bize birer mirasıydı. Atalarımız evlerimize güzelde bir isim vermiş; “mesken” demişler. Yani “huzur bulunan yer” anlamında. Ahşap ve toprak yapılı bu evler, âdeta bizimle birlikte nefes alır ve yaşardı.

Evlerimizde mutlaka bir bahçe veya avlu bulunurdu. O bahçenin açıldığı yüksekçe yapılmış kanatlı kapılar, evin mahremiyetini korurdu. Kapılardan biri sabit, diğeri devamlı kullanıldığı için açık dururdu. Kendine has kilit sistemi ve kocaman demir anahtarları bana sanki kale kapısından içeri giriyormuşum hissini verirdi.

Osmanlı ahlâkı gereği, kanatlı kapılarımızda zil niyetine kullanılan demir halkalar vardı. Biri ince, diğeri ise kalın. İnceyi eve gelen aile fertleri, kadınlar veya komşular kullanırdı. İçerideki de ona göre kapıya gelirdi. Tabi gelen yabancı ise, erkek ise bu kez kalın olan halka çalınırdı. Bu defa kapıyı ya evin erkeği, o evde yoksa yazmasını, tülbendini düzelten evin hanımı açardı.

Evlerimizin fazla büyük olmasa da, mutlaka bir avlusu veya bahçesi olurdu demiştim. Burada kuyu başında tokaçla çamaşır yıkanır, pekmez, salça kaynatılır, yün yıkanır, yorgan dikilirdi.

Evin alt katı kullandığımız bölümdü. İki oda ve bir “girellik”. Oturduğumuz, yattığımız, yemek yediğimiz oda aynı oda idi. Bugün, 150 metrekarelik evlere sığamıyoruz. Hâlâ alamadığımız şeyler var ve bu yüzden huzursuzuz.

Odada yatak, yorgan koymak için yüklükler, gömme dolaplar ve banyo vardı. Gaz lambasının titrek alevli ışığına fazla dayanmak mümkün değildi ki bizler hemencecik yatardık. Babamdan sık sık uyarı gelirdi: “Saat on, yatağa kon!” Ama babam ve annemgilden hep işittim ki, eskilerin sohbetleri daha bir koyu ve candan olurmuş. İnsanlar, televizyonu henüz dost bilmediklerinden olsa gerek, birbirlerini dinlemeye zaman ayırabilirmiş.

Bugünse kendimizi, kat kat beton bloklar, plastik pencereler, sentetik boyalar içine hapsetmiş durumdayken, evlerimizin bizim için huzur veren ortamlar olması mümkün değil. Bu ortamlarda yaşayan insan daha stresli, daha hastalıklı ve verimsiz bir hale gelebiliyor.

Günümüz insanı, artık eşyaya hizmet ediyor vaktini ona ayırıyor. Oysa çevreye hayat katanlar, nefes alan canlılardır. Bitkilerdir, hayvanlardır bizimle yaşayan. Bir insan olarak canlılara zaman ayırmamız yaratılışımızın bir gereğidir. Eski insanlar bunu bir ibadet aşkıyla yapardı. Bahçelerde, rengârenk çiçekler ve yemyeşil ağaçlar yetiştirilirdi. Sonra mahallenin, evin kedisi, köpeği ya da güvercinleri insana yaşadığını hissettirirdi.

Evlerimizin bir duvarında, hacdan gelen Kabe, Ravza-i Mutahhara hatta Süleymaniye Camii desenli halılar asılırdı. Gaz lambası ile içinde çalar saatin bulunduğu tenekeden yapılmış, muhafazalı kutu duvarda kendine yer bulurdu. Ocak üstünde siyah beyaz resimler, hasırdan saklama kutuları, motif motif el örgüsü kilimler, ip eğirmek için kirmanlar, mis kokulu tespihler, el emeği göz nuru seccâdeler.

Şimdi evlerimize doldurduğumuz eşyalar yüzünden kendi hareket alanımızı kısıtlıyoruz. Evimizi genişlettikçe yeni eşyalar alıyoruz. Duvarlara ucuzlukçudan alınan basit, zevksiz ve güzellikten uzak süsler asıyoruz. “Nefis bir ebru, bir tezhip, hat yazısı veya emek verilmiş güzel bir yağlı boya resim arıyorum” diyenimiz nerde? O yüzden bu memlekette doğru dürüst sanatçı da yetişmiyor.

Geçmişte yaşadığım bir olayı size anlatıvereyim. İstanbul’da günümüzün seçkin hattatlarından Ali Toy ağabeyin sanat galerisini ziyaret etmiştim. Birbirinden enfes hat, tezhip ve ebru eserlerini bir arada görmenin tarif edilmez zevkini yaşamıştım. Yıllar sonra hep tekrarlayacağım bir lafı belki ilk defa orada kullandım: “İstanbul’da okumak vardı...” (Benim liseden beri hat sanatına olan ilgim ve kendi çapımdaki uğraşlarım Ankara’nın kasvetli ve ruhsuz havasında yok olup gidecekti çünkü…) Devam edelim. Bu sanat galerisindeki hat eserlerine yabancı turistlerin ilgisini anlayamamıştım. “Bunlar ne anlarlar ki? Burada yazan ayet, hadis gibi dini metinler onları neden ilgilendirsin ki?” Ali ağabeyin verdiği cevap, gerçekten insanımızın geldiği noktayı gözler önüne seriyordu: “Bizim çalışmalarımıza Türklerden çok, yabancılar ilgi gösteriyor. Onlar yazının estetiğine bakıp, karşısında huzurla, zevkle kahve içmek için hat tabloları satın alıyorlar!”

Başka söze gerek var mı? Biraz gayret edelim. Evlerimizi yaşanabilir kılalım. Kullanmadığımız eşyalarla evimizi doldurmayalım. Başköşeye koyduğumuz televizyonun en azından yanına da bir kitaplık kuralım. Kültürümüze, değerlerimize uygun olan, bir güzelliği ifade eden veya çağrıştıran eserlerle evlerimizi süsleyelim. Eskiye ait bir hatırası olan “geçmiş kokan eşyaları” evimizden atmaya çalışmayalım.

 

Fazıl Mustafa TAŞÇI

www.tarihogretmeni.com

tarihogretmeni@msn.com

 



www.tarihogretmeni.com