BEŞİNCİ ÜNİTE

OSMANLILARDA DEVLET YÖNETİMİ

Osmanlılarda Devlet Anlayışı

Osmanlı Devleti’nde de daha önceki Türk Devletlerinin hâkimiyet anlayışı devam etmiş, ülke hanedanın ortak malı kabul edilmiştir. Hâkimiyet anlayışına göre hanedana mensup bütün erkek çocukların hükümdar olma hakkı vardır.

Osmanlı Padişahlarından I. Murat bu geleneği değiş­tirmiş, ülkeyi bundan sonra "hanedanın değil, sadece hükümdarın ve oğullarının malı" haline getirmiştir. Böylece merkezi otoritenin güçlenmesini sağlamıştır.

 

Taht Kavgaları ve Kardeş Katli

Hâkimiyet anlayışının en önemli sonucu olan taht kavgaları ile devletin par­çalanmasının önüne geçmek amacıyla Fatih Sultan Mehmet şehzade katline müsaade eden kanunlar çıkarmıştır.

Fatih çıkardığı kanunlar ile (Kanunname-i Ali Osman) Türk tarihinde ilk kez tam olarak merkeziyetçiliği kurmuştur. Tahta çıkan şehzadeye Nizam-ı Âlem için kardeşlerini öldürme yetkisi veren bu kanunlar ile padişah mutlak bir hükümdar haline gelmiştir.

l. Ahmet “Ekber ve Erşed” Sistemini getirerek tah­ta, hanedana mensup erkekler içerisinde en büyük olanının geçmesini kanunlaştırmıştır.

Osmanlı Hanedanı ve Padişahlar

Os­manlı hanedanı Oğuzların Kayı boyuna mensuptur.

Hükümdara, "Sultan, Padişah, Bey" gi­bi unvanlar verilirdi.

Sultan unvanını, ilk kez I. Murat kullandı.

Bundan başka han, hakan, hünkâr gibi unvanlarda kullanılıyordu.

II. Murat’tan itibaren padişah unvanı kullanıldı.

Görünüşte padişahlar memle­ketin sahibi sayılırdı. Her türlü yetki sultanın elin­deydi. Fakat bu yetkisini hiç bir zaman keyfi olarak kullanamazdı. Kanun, nizam ve töreye dayanarak devlet işlerini yürütürdü.

Yavuz Sultan Selim döneminden itibaren Osmanlı padişahları aynı zamanda halife unvanı ile tüm İslam dünyasının lideriydiler.

 

Şehzadeler

Osmanlı Padişahlarının erkek çocuklarına "Şehzade" veya "Çelebi"  kız çocukları­na ise "Sultan" unvanı verilirdi.

Sancağa Çıkma

Hâkimiyet anlayışına göre bütün şehzadelerin hükümdarlık hakkı olduğundan hepsinin hükümdar olacakmış gibi yetiştirilmesi gerekmiştir.

Şehzadeler sarayda gerekli eğitimi gördükten sonra, yüksek haslarla kendilerine gösterilen sancaklarda bulunurlar ve oraları idare ederlerdi. Bir şehzade tayin edildiği sancağa gönderilir, yanına devlet işlerinde tecrübeli, devrin en iyi bilgili ulemasından "lala" denilen bir hoca ve­rilirdi. Şehzadeler sadece Anadolu'daki sancaklara gönderilirdi. Rumeli'deki sancaklara kesinlikle tayin edilmezlerdi.

 

Rumeli'de Sancak Verilmemesinin Nedenleri

Rumeli halkının isyan eden ve saltanata or­tak olmak isteyen şehzadeleri her zaman desteklemeleri

Rumeli'de başka devletlerden yardım alına­bilmesi

Rumeli'nin sefer yolları üzerinde bulunma­sı ve şehzadelerin kışkırtılabilmesi

Anadolu'nun daha kolay kontrol altında tutu­labilmesi

Anadolu halkının tamamen Müslüman ol­ması

 

En Önemli Şehzade Sancakları

Bursa, Amas­ya, Antalya Manisa, Balıkesir, Sivas, Kütahya, Eski­şehir, Aydın, Isparta ve İzmit gibi şehirlerdi.

 

Sancağa Çıkma Uygulamasının Faydaları

Şehzadeler, ileride devletin başına geçtik­leri zaman hiçbir güçlük ve acemilik çekmeden dev­leti yönetmeye başlarlardı. Zaman zaman bir sefere de gönderilerek komutanlık sanatını da öğrenmele­ri sağlanırdı.

II. Selim döneminden itibaren sadece hükümdarın büyük oğlu sancağa gönderilmeye başladı. (III. Murat ve III. Mehmet bu şekilde tahta çıkmıştır.)

 

Kafes Usulü

I. Ahmet devrinde "Sancağa Çıkma" geleneğinin kaldırılma­sı şehzadelerin tecrübesizliğini de beraberinde ge­tirmiştir. Sancağa çıkma geleneğinin kaldırılması “Ekber ve Erşed” sisteminin bir sonucu olmuştur. Zira şeh­zadelerin öldürülmesinin yasaklanmasından sonra onların sancaklara gönderilmeleri devlet için tehlike arz etmiştir.

Sancak bölgelerinde güçlenen şehza­delerin isyanlarını önlemek için merkezde kontrol altında tutulmuştur. “Kafes Usûlü” uygulamasına geçilmiştir. Bu usul şehzadelerin tecrübesiz ve bunalımlı yetişmesine yol açmış, duraklama dönemine girilmesinin en önemli iç sebeplerinden biri olmuştur. Ancak, taht kavgalarının önüne geçilmiştir.

Padişah buyruklarına ferman denirdi.

 

Merkez Teşkilâtı

Osmanlı Devleti, merkeziyetçi bir yapıya sahiptir. Devlet yönetiminin merkezinde padişah ve saray teşkilatı bulunurdu.

 

Başkent

Devletin merkezi İstanbul’du.

İstanbul, Dersaâdet, Âsitâne, Bâb-ı Âliyye, Belde-i Tayyibe isimleriyle anılırdı.

 

Saray

Padişahlar sarayda hem hayatını devam ettirmiş hem de devleti yönetmiştir.

İlk saray Bursa’nın fethi ile Bursa’da yapılmıştır.

Edirne’nin alınması ile Edirne’de saray inşa edilmiştir.

Fatih döneminde İstanbul’un fethi ile Topkapı Sarayı yapılmıştır.

19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren padişahlar, Dolmabahçe ve Yıldız saraylarında oturmuşlardır.

Saray, sadece yönetim ve askerlik açısından değil, Osmanlı edebiyatı, sanayi, ekonomik ve sosyal hayatı bakımından  da geniş teşkilatlı bir merkez olmuştur.

 

Osmanlı Saray Teşkilâtı

Osmanlı sarayı, genel olarak üç bölümden oluşurdu.

Enderun ve Bîrun…

Bâbüssaade ise bir ara bölümdür ve genelde törenlerin yapıldığı bir alandır.

 

Kapıkulu Sistemi

Osmanlılarda yönetim ve askerlik görevlerinin yerine getirilmesinde gerekli olan insanları yetiştirmek için kurulan sistemin adı Kapıkulu Sistemi’dir.

 

Devşirme Sistemi

Osmanlılarda, genelde Balkanlarda bulunan Hıristiyan ailelerin küçük yaştaki çocuklarının Müslüman-Türk ailelere verilerek eğitildiği ve zamanla devlet hizmetine alındığı bir uygulamadır.

Devşirme sistemiyle alınan oğlanlar, Acemi Ocağı’na seçilirdi.

Edirne Sarayı, Galata Sarayı ve İbrahim Paşa Sarayı’nda eğitimlerine devam ederlerdi. Bunlara İç oğlan denirdi.

Seçilen çocuklar, Topkapı Sarayı’na alınır, Enderun’da eğitimlerine ve hizmetlerine devam ederlerdi.

 

Enderun Odaları

Has Oda

Kırk kişilik padişahın günlük hizmetinde bulunan bir odadır.

Görevliler

Has Odabaşı: Bu görevlilerin başıdır.

Silahdâr: Padişahın silahlarıyla ilgilenirdi.

Çuhadâr: Padişahın dış giyimiyle ilgilenirdi.

Dülbentçi: Padişahın iç giyimiyle ilgilenirdi.

Rikabdâr: Padişahın ayakkabılarıyla ilgilenirdi.

Hazine Odası

Padişahın özel eşyalarıyla ve hazinesiyle ilgilenirlerdi

Kiler Odası

Sofra hizmetiyle görevli olanların kaldığı odalardır.

Seferli Odası

Müzisyen, berber gibi görevlilerin bulunduğu odadır.

 

Harem

Padişahın özel hayatının geçtiği, eş ve çocuklarının yaşadığı bölümdür.

 

Birun

Sarayın dış bölümüdür, devlet işlerinin yürütüldüğü kısımdır.

Görevliler

Yeniçeriler

Kapıkulu Ocağı’nın yaya askerleridir.

Altı bölük Halkı

Kapıkulu Ocağı’nın atlı askerleridir. Altı kısımdır.

Topçular

Cebeciler

Mehterler

Müteferrikalar

 

İstanbul’un Yönetimi

Fatih zamanından itibaren devletin merkezi İstanbul oldu.

Padişah, sadrazam, şeyhülislam ve tüm merkez örgütü buradadır.

Başkent olmasından dolayı İstanbul'un yönetimi ayrı­ca düzenlenmişti.

Şehrin genel düzen ve güvenliği doğ­rudan sadrazamın sorumluluğundaydı.

Sadrazam, se­fere çıktığında İstanbul'la ilgilenmek üzere bir Sadaret Kaymakamı bırakırdı.

Şehrin güvenliği, yeniçeri ağa­sı, subaşı ve asesbaşı tarafından sağlanırdı.

Beledi­ye hizmetlerinden şehremini, adalet işlerinden taht kadısı sorumluydu.

Sivil kuralları çiğneyen yeniçeriler ve diğer askerler arasında düzeni Muhzır Ağa sağlar­dı.

İstanbul'daki her türlü ticaret faaliyetlerinin denet­lenmesi Muhtesib’in göreviydi.

Yapılacak binaların mimarbaşı tarafından onaylanması gerekirdi.

 

Divan-ı Hümayun

Kuruluşu

Osmanlı Devletinde merkezi teşkilatın en önemli kurumu Divan-ı Hümayun’dur.

Devletin en önemli askeri, siyasi, ekonomik ve sosyal mesele­lerinin görüşüldüğü en yüksek karar ve yönetim ku­ruludur.

Temelleri Orhan Bey döneminde atılmıştır.

Son şeklini ise Fatih döneminde almıştır. Padişah başkanlığında, o bulunmadığı za­man Vezir-i Azam başkanlığında devlet merkezi (başkent) veya hükümdarın bulunduğu yerde topla­nırdı. Devlet işlerinin en son karar organı burası idi. Divan bu özelliğini her zaman korumamıştır.

Her ne kadar divan kararları uygulanmışsa da yine de son söz padişahındır. Bu yönüyle divan bir danışma or­ganı durumuna gelmiştir.

Divanda devletlerarası ilişkiler görüşülür. Halkın şikâyetleri dinlenir ve bazı davalara bakılarak onlar karara bağlanırdı.

Divanda görüşülen ve alınan kararlar "Mühimme Defterleri"ne yazılırdı.

Divan haftanın her günü sa­bah erkenden toplanmakta ve Padişah başkanlık etmekte idi. Divan görüşmeleri öğle vaktine kadar devam ederdi.

Fatih, divan başkanlığını Vezir-i Azam'a bırakarak görüşmeleri kafes (kasr-ı adl)  arkasından iz­lemeye başladı. Böylece divan üyeleri görüşlerini serbestçe söyleyebilmeye başlamışlardır.  Bu uygulama ile sadrazamlık mevkiinin önemi artmış ve güçlenmesine sebep olmuştur.

Divanda halkın din, dil, mezhep, cins ve statü­süne bakılmaksızın Osmanlı ülkesinde yaşayan herkesin başvurusu dikkatle görüşülürdü. Divan ka­rarlan kesindi ve değiştirilmesi mümkün değildi.

Divan-ı Hümayun duraklama döneminden itibaren güç kaybetmeye başlamıştır. Bab-ı Ali yani sadrazamlık hükümet merkezi haline gelmeye başlamıştır.

II. Mahmut döneminde Divan-ı Hümayun kaldırılmış yerine nazırlıklar (bakanlıklar) kurulmuştur.

 

Divanın Üyeleri

Divan üyeleri, üç kısımdır.

1.Seyfiye

(Sadrazam, vezirler, Kazasker, Nişancı, Defterdar, Yeniçeri ağası, Kaptan-ı derya)

2.İlmiye

(Müftü, Şeyhülislam, kadılar, müderrisler)

3.Kalemiye

(Defterdar ve Nişancı’ya bağlı kâtipler ve kalemler)

Padişah: Padişahlar İstanbul'un fethine ka­dar divanın tabii üyesi ve başkanıdır. Fatih devrin­de, divanda üyelerin görüşlerini daha rahat söyle­yebilmesi amacıyla "kafes sistemi" getirilmiştir. Ye­ni sistemle padişahlar divan toplantılarına katılma­mış, ancak dilediklerinde kafes arkasından toplan­tıyı takip etmişlerdir.

Vezir-i Azam : Devlet işlerini Padişah adına yöneten hükümet başkanına Vezir-i Azam veya Sadr-ı Âzam denilirdi. Devletin en yüksek rütbeli me­murudur. Padişah adına mutlak vekil sayılırdı. Sadr-ı Azamın sözü ve yazısı Padişahın fermanı ve irade­si kabul edilirdi. Padişah olmadığı zamanlarda Diva­na başkanlık yaparlardı. Osmanlı Devleti’ndeki tayin­ler ve görevden almalarla, terfi ve ilerlemelerde birinci derecede sorumlu idi. Padişahlar sefere çıkmadığı zamanlar Vezir-i Azam'lar Başkomutan vekili olarak sefere çıkarlar kendilerine Serdar-ı Ekrem unvanı verilirdi. Padişahın mührünü de taşırdı. Çok önemli bir özrü olduğunda veya sefere çıktığında yerine “Sadaret Kaymakamı “ denilen vekili bakar ve divana başkanlık ederdi.

Vezirler: Vezir sayısı ikiye çıkınca bunlar­dan biri Vezir-i Azam yapıldı. Diğer vezirde Divana katıldı fakat yetkisi geniş değildi. Giderek vezir sa­yısı arttı. Fatih döneminde dört kişi oldu. Vezirler yalnız merkezde değil taşra örgütünde de görevlen­diriliyordu. Bugünkü Devlet bakanlarına benzerdi.

Kazasker: Divanda büyük davalara bakar­dı. Şer'i ve örfi konularda görüşü alınırdı. Kendi bölgelerinde kadı ve müderrisleri atama veya görevden alma işlerine bakardı.(İstanbul, Bursa ve Edirne kadılarını sadrazam atardı.) adalet, eğitim, kültür ve diyanet işlerine bakarlardı.

I.Murad döneminde kurulmuştur.

Fatih döneminde ise Anadolu ve Rumeli kazaskeri olarak sayısı ikiye çıkarıldı.

Rumeli kazaskeri protokol bakımından daha önce gelirdi. Divanda rütbe bakımın­dan vezirlerden sonra gelirdi.

Defterdar: Devletin gelir ve giderleri ile büt­çelerini hazırlardı. Divanda mali işlere dair görüşünü belirtirdi. Fatih'ten sonra sayıları giderek artmıştır. Rumeli defterdarı baş defterdar olarak anılırdı.

Nişancı: Padişahın, sancak beylerine, beylerbeyine ve hükümdarlara gönderdiği ferman ve beratlara padişahın imzası olan tuğra çekerdi.

Devletinin kanunlarını çok iyi bilir­di. Yeni çıkartılan kanunların usulüne uygun olarak tertip ve tanzimini yapardı.

Divanda alınan kararları usulüne uygun olarak yazmak, padişaha ve sadrazama gelen mektupları tercüme ettirerek bunlara cevap hazırlamak görevleri arasında idi.

Divandaki görevleri dı­şında toprakların Dirliklere (Has, Zeamet, Tımar) dağıtılmasını sağlardı. Ülkenin tapu ve kadastro iş­lerini düzenlerdi.

Reisülküttap: Divan’da ki katiplerin şefi olan reisülküttap nişancıya bağlıydı.

Kaptan-ı Derya: Osmanlı devletini ilgilendiren denizlerdeki bütün işlerin sorumlusu ve Donanmayı hümayunun başkomutanıdır. Kendi sorumluluğuna giren davalara bakardı. İstanbul’da bulunduğu zamanlarda kendisini ilgilendiren konularda divan toplantılarına katılırdı.

Yeniçeri Ağası: Vezir olan Yeniçeri Ağaları divanın daimi üyesiy­di. Ancak vezir olmayan Yeniçeri Ağalan ise ihti­yaç duyulduğunda görüşmelere katılarak gerekli bilgi ve görüşünü divana arz ederdi.

Şeyhülislâm (Müftü): 15. yüzyılda Divan'ın doğal üyesi değildi. Ancak yaptığı işler bakımından padişahın en önemli yar­dımcılarından biriydi Şeyhülislam. Divan'da alınan kararların İslam dinine uygun olup olmadığı konu­sunda fetva verirdi.

Fatih Dönemi'nde rütbe ve ma­kam olarak kazaskerden sonra gelen müftünün önemi I. Selim Dönemi'nde halifeliğin Osmanlılara geçmesiyle arttı.

Kanuni Dönemi'nde Vezir-i Âzam'a eşit hale geldi. Daha önceleri ilmiye sınıfı içersinden seçilen müftüler Kanunî Dönemi'nden itibaren padişah tarafından atanmaya başlamıştır. Bu du­rum Şeyhülislâmların etkinliğini azaltmıştır. Müftüler, Şeyhülislam ismini 18. yüzyıldan sonra almıştır.

 

Osmanlı Ordusu

Kuruluşun ilk yıllarında Osmanlı kuvvetlerini aşiret kuvvetleri oluşturuyordu.

Beyliğin kurucusu Osman Bey zamanında düzenli bir ordu yoktu. Sa­vaş zamanında aşiret kuvvetleri toplanır, savaş bit­tikten sonra dağılırdı.

Orhan Gazi döneminde biner kişilik iki grup askeri kuvvet teşkil edildi. Bu ilk aske­ri kuvvete "Yaya ve Müsellem" denildi. Yaya ve Mü­sellemler ilk ücretli askerlerdi. Toprakları ekip biçerlerdi. Bu top­raklardan dolayı vergi vermezlerdi. Bunlar 15. yüz­yılın ortalarına kadar kullanılmışlar, Kapıkulu As­kerleri çoğalınca geri hizmete alınmışlardır.

 

Osmanlı Kara Ordusu

Kapıkulu                  Eyalet                Yardımcı

Ocakları               Askerleri              Kuvvetler

 

Kapıkulu Ocakları

Kapıkulu askerleri, Kapıkulu Piyadeleri ve Ka­pıkulu Süvarileri olmak üzere iki sınıftan meydana geliyordu.

Kapıkulu Piyadeleri

Acemi Oğlanlar Ocağı

Bütün ocakların temelini oluşturan bu ocak, Rumeli'de fetihlerin ge­nişlemesiyle kurulmuştur. Fetihlerde esir düşen Hıristiyan çocukları Türk-İslam terbiyesiyle yetişmiş­ler, acemi oğlanlar ocağına verilmişlerdi. Bu ocak ilk olarak Gelibolu'da kuruldu. Burada savaş usûl ve nizamını öğrendikten sonra Acemiler Yeniçeri ocağına nakledilirlerdi.

Yeniçeri Ocağı

Acemi ocağı ile birlikte I. Murat tarafından kurulmuştur. Kapıkulu piyadeleri­nin en itibarlısı idiler. Üç ayda bir "Ulufe" denilen maaş alırlar, savaşlarda, padişahın yanında mer­kezde bulunurlardı. Evlenmeleri ve askerlik dışında bir işle uğraşmaları yasaktı. III. Murat döneminden itibaren bozulmaya başlamış, II. Mahmut döneminde kaldırılmıştır.

Cebeci Ocağı

Ordunun savaş malzemele­rini (ok, yay, tüfek, kurşun, barut) yaparlardı.

Topçu Ocağı:

Top dökmek, top mermisi yapmak için kurulmuştur. Savaşta yeniçerilerin ön­lerinde sıralanırlar, hem yeniçerileri korurlar hem de düşmanın ilerlemesine mani olurlardı.

Daha sonraki dönemlerde özellikle Fatih zamanında silah sanayisinde büyük gelişmeler mey­dana geldi. Surları yıkan topların kullanılması gibi. Fatih"ten sonra Kapıkulu Piyadelerine üç yeni sınıf katılmıştır. Humbaracı Ocağı, Top Arabacıları Ocağı, Lağımcılar.

 

Kapıkulu Süvarileri

Bunlar, sarayın En­derun kısmıyla dış saraylardaki iç oğlanların ve Ye­niçeri Ocağından terfi kişilerden teşkil edilirdi. Altı bölükten oluşmuştu.

Sipahiler: Hükümdarın sağında bulunarak sefere giderlerdi.

Silahtar: Hükümdarın solunda bulunurlar­dı. Savaş meydanında Sipahla beraber padişahın çadırını korurlardı.

Sağ Ulufeciler ve Sol Ulufeciler: Savaşta saltanat Sancaklarını korurlardı

Sol Garipler ve Sağ Garipler: Ordu ağırlıklarını ve hazineyi korurlardı.

 

Kapıkulu Ocaklarının Özellikleri

Genellikle devşirmelerden seçilirlerdi.

Masrafları devlet tarafından karşılanırdı.

İstanbul'da ya da sınır boylarındaki kale­lerde otururlardı.

İstanbul'un güvenliğini de sağlarlardı.

Ulufe adıyla üç ayda bir maaş alırlardı.

Her hükümdar değişikliğinde cülus bahşişi alırlardı.

Devletin teknik askeri gücünü oluştururlardı.

Savaşta, Padişahı, Sancakları ve Hazine­leri korurlardı.

Merkezi otoritenin bozulmasıyla pek çok is­yan çıkarmışlardır.

 

Eyalet Askerleri

Tımarlı Sipahiler

Osmanlı devletinin dayan­dığı en büyük kuvvetti. Bu ordu, sadece savaş, zamanlarında teşekkül ederdi.

Osmanlı toprak siste­mine göre meydana getiriliyordu. Köken olarak Türk olup devletten dirlik almış ve tımarların başın­da bulunmuşlardır. Sipahiler devletten maaş almaz­lardı. Anadolu ve Rumeli'nin Türkleşmesinde ve İslamlaşmasında büyük rol oynamışlardır.

Dirlik sahipleri, aldıkları gelirlerin bir kısmı ile geçinirler, geriye kalan kısmı ile atlı asker beslerler­di. Bunlara cebelu denirdi. Savaş zamanında cebelunun bütün masrafları dirlik sahibine aitti. Böylece devlet hiç masraf yapmadan büyük bir orduyu sava­şa hazırlamış oluyordu.

Azablar: Bunlar Anadolu'dan toplanmış bekâr Türk gençleri idi. Ordunun yaya askerlerini oluştururlardı. Masrafları toplandıkları yerlerin halkı tarafından karşılanıyordu.

Akıncılar: Uç ve sınır boylarında görev ya­parlardı. Hafif süvari birlikleri olup Türklerden oluşur­du. Akıncılar, ordunun keşif hizmetini yapmak, esir alarak düşman hakkında bilgi edinmek, nehir geçitle­rini tespit ederek köprü kurmak gibi hizmetleri yapar­lardı. Çok çabuk hareket ederler, etrafa korku salarak düşman halkının moralleri üzerinde etkili olurlardı.

Osmanlı Akıncı Ocağının gayesi, düşmanın askeri ve iktisadi gücünü sarsmak, tahrip etmek, muntazam orduya yol açmaktı. Haber alma işlerin­de de birinci derecede kullanılırdı.

Müsellemler ve Yayalar

(Yörükler): Yaya ve müsellemler, Türkmen aşiretlerinden toplanan birliklerdir.

Gönüllüler: Beylerbeyleri yeniçeri ordusu­nun bozulmaya başladığı dönemlerde, ücretli asker­ler kullanmaya başlamışlardır. Bunlardan atlı olanla­ra "Sekban", yaya olanlara "Sarıca" denmiştir.

Sakalar:  Ordunun su ihtiyacını karşılayan birliklerdir.

 

Yardımcı Kuvvetler

Osmanlı'ya bağlı olan ve iç işlerinde serbest bulunan beyliklerin gönderdiği kuvvetlerdir. (Erdel, Eflak, Boğdan, Kı­rım)

Kanuni döneminde ordunun mevcudu 180 bin civarında idi.

 

Donanma

Türk tarihinde donanmaya en fazla değeri Osmanlı Devleti vermiştir.

İlk dönemlerde denizlere kıyısı olmadığı için donanması yoktu.

Orhan Bey Dönemi'nde Karamürsel'de tersane kurulması (1327) denizlere kıyısı olan Karesi Beyliği'nin alınması (1345) ve Edincik üssünün kurulması (1350), da­ha sonraları da Saruhanoğulları, Menteşeoğulları ve Aydınoğulları beyliklerinin alınmasıyla Os­manlı denizciliği gelişmeye başlamıştır.

Beyliklere ait deniz gücü, Osmanlı donanmasının çekirdeğini oluşturmuştur, ilk büyük Osmanlı tersanesi Yıldı­rım Bayezid Dönemi'nde Gelibolu'da kuruldu.

Os­manlı Devleti'nin en büyük tersanesi ise Haliç tersanesiydi. En önemli savaş gemileri burada yapı­lırdı. Ayrıca Sinop, Süveyş ve Cezayir'de de tersa­neler kurulmuştur. Bunların başında bulunan tersa­ne emirleri Kaptan-ı Derya'ya bağlıydı.

Kaptan Paşa ya da Kaptan-ı Derya adı verilen donanma komutanı doğrudan Sadrazama ve Divan'a karşı sorumluydu. Genellikle Batı Anadolu'da yaşayan Türkmen çocukları arasından seçilen deniz asker­lerine "levent" adı verilirdi. Çalışkan ve başarılı olan leventler paşalığa kadar yükselmişlerdir.

Osmanlı donanması ilk büyük gelişmeyi Fatih Dönemi'nde göstermiş, bu dönemde İstanbul’un fet­hedilmesi amacıyla 400 parçalık bir donanma ku­rulmuştur. Osmanlı Devleti bu donanmayla Kara­deniz ve Ege Denizi'nde diğer uluslara üstünlük sağlamıştır.

II. Bayezid ve Yavuz Dönemlerinde de gelişmesini sürdüren Osmanlı donanması en parlak devrini XVI. yüzyılda Kanuni Dönemi'nde yaşamıştır. Bu dönemde Akdeniz bir Türk gölü haline geldi. Os­manlı donanması ilk büyük yenilgisini inebahtı da aldı. Kısa sürede toparlanmışsa da eski gücüne kavuşamamıştır. Sokullu Mehmet Paşa'nın ölümün­den sonra donanmaya önem verilmemiş ve Osman­lı donanması önemini kaybetmeye başlamıştır.

Osmanlı donanmasıyla fethedilen son yer Girit Adası'dır (1669). Bu tarihten sonra gerekli desteği göremeyen Osmanlı donanması hızla gelişen Av­rupa devletlerinin donanmalarına karşı koyamaz hale geldi. Çeşme, Navarin ve Sinop baskınların­da Rus donanması tarafından yakılan Osmanlı do­nanması, yeniden toparlanamadı.

 

Osmanlılarda Vakıf Sistemi

Osmanlı Devleti'nde toplumun bazı ihtiyaçlarının karşılanması zenginlerin kurdukları vakıflara bıra­kılmıştı. Kişilerin sahip oldukları mallarının tama­mını veya bir kısmını halkın yararına sunmasına vakıf denir.

Tarihin seyri içinde vakıflar sosyal, ekonomik, eği­tim, sağlık, sanat, mimari, ulaşım ve bayındırlık alanında önemli rol oynamıştır. Osmanlı Devle­ti'nde başta padişahlar olmak üzere hanedan üye­leri, yüksek dereceli devlet görevlileri çeşitli vesile­lerle vakıflar kurmuşlardır. Böylece devlet birçok hizmeti para harcamadan yerine getirebilmiştir.

Va­kıflar yoluyla:

Fethedilen topraklarda Türklere yerleşme imkânı sağlanmıştır.

Anadolu ve Rumeli'deki şehir, kasaba ve köyle­rin büyümesi ve bayındır hale getirilmesinde büyük rol oynamıştır. Kurulan imaret, medrese, cami, mescit vb. yapılarla belde ve semtlerin oluşması sağlanmıştır.

Devletin egemen olduğu bölgelerde ulaşım, ha­berleşme ve taşımacılık alanlarında canlı bir hayatın oluşması için yol yapımında vakıflar çalışmalar yapmıştır. Ayrıca yollar kervansa­raylar ve hanlarla desteklenmiştir.

Vakıflar, bütün eğitim ve sağlık kurumlarının fi­nansmanı için en önemli kaynak olmuştur.

Taşınmaz malların vakfedilmesiyle bir yandan tesis edilen kurumların gelirleri karşılanmış bir yandan da bu nakit fonları dönemlerinin kredi kaynağı olarak kullanılmıştır. Vakıflar, devletin askeri yükünü de hafifletmiştir.

Vakıflar ticaret hayatının gelişmesi, Kolaylaş­ması, ortak giderlerin karşılanmasında ve sos­yal yardımlaşmada etkili olmuştur.

Yönetim ve adalet teşkilatındaki bozulmalara para­lel olarak vakıflar da etkinliklerini kaybetmeye baş­lamıştır. II. Mahmut tarafından 1836'da Evkaf Ne­zareti kurularak bütün vakıflar bu bakanlığa bağ­lanmıştır.

 

MERKEZ TEŞKİLATINDA MEYDANA GELEN DEĞİŞİKLİKLER

18. Yüzyıldaki Değişiklikler

18. yüzyılda, merkez teşkilatında yer alan ku­rumlardan kaldırılan olmadı. Ancak bu kurumlarda görev yapan kişilerin niteliklerinde değişmeler ol­muştur:

Şehzadelerin sancaklarda tecrübe kazanmadan padişah olmaları etkinliklerini azalttı. Bu geliş­melerden sonra padişahlar, devlet işlerini sad­razamlara bırakmaya başladılar. 17. yüzyılın sonlarına doğru Divan'ın devlet yönetimindeki önemi azalmıştır.

I. Mahmut ve II. Osman zamanlarında Divan toplantıları kaldırıldı. Devlet işleri sadrazam ko­nağında görülmeye başlandı. Bu durum sadra­zamın gücünü artırmıştır.

18. yüzyılda Avrupa devletleriyle diplomatik ilişkilerin artması kalemiye sınıfının önemini ar­tırmıştır. Çünkü bu yüzyılda Osmanlı Devleti Batıdaki bazı kurumları alarak ıslahatlara giriş­miştir.

 

19. Yüzyıldaki Değişiklikler

19. yüzyılda bütün devlet kurumlarında önemli düzenlemeler yapıldı. Belli başlı bazı düzenleme­ler şunlardır:

II. Mahmut, merkez teşkilatının temel kurumu olan Divan-ı Hümayun'u kaldırarak Avrupa tar­zında bakanlıklar kurmuştur.

Yönetim, adalet ve askerlik işlerinin planlanma­sı ve yürütülmesi için Dar-ı Şuray-ı Babıali, Meclis-i Valay-ı Ahkam-ı Adliye gibi meclisler kurulmuştur.

Tanzimat Fermanı'yla başlayan dönemde yeni meclisler kurulmuştur.(1854’te Meclis’i Âli-i Tanzimat, 1868’te Şura-i Devlet  - Danıştay-) dönemde padişahın yetkileri sınırlandırılmış ve kanunun üstünlüğü kabul edilmiştir.

Kara kuvvetleri komutanlığı durumunda seraskerlik oluşturuldu.

1876 yılında Kanun-i Esasi ilan edilerek Meşrutiyet yönetimine geçildi. Bu anayasa ile padi­şahın yanında halkın da yönetime katılması sağlandı. Meşrutiyet Dönemi'nde Meclis-i Mebusan ve Meclis-i Âyan adıyla iki tane meclis açıldı. Padişah eski yetkilerini devam ettirdi. II. Meşrutiyet'le (1908) Kanun-i Esasi yeniden uygulanma başlamıştır.

1912 yılından sonra siyasi partiler faaliyete geçti ve hükümetler kuruldu.

 

Taşra Teşkilatı

Kuruluş Devrinde devletin merkezleri sırasıy­la, Söğüt, Bilecik, Yenişehir, İznik, Bursa ve Edirne olmuştur. Sınırların genişlemesi sonucu yönetim yönünden eyaletler oluşturuldu. I. Murat döneminde Rumeli Beylerbeyliği, Yıldırım Beyazıt döneminde ise Anadolu beylerbeyliği oluşturuldu.

Anadolu Beylerbeyliği (Önce Ankara sonra Kütahya)

Rumeli Beylerbeyliği (Önce Edirne sonra Manastır)

Anadolu Beylerbeyliğinin merkezi Kütahya, Rumeli Beylerbeyliğinin merkezi Manastır idi. Stra­tejik öneminden dolayı Rumeli Beylerbeyliği daha üstündür. Beylerbeylik değişik sancaklardan oluş­maktaydı.

Sancaklar, Kazalardan

Kazalar, Kasaba,  Köylerden meydana geliyordu.

Bu taksimat sadece idari değil, aynı zamanda askeri idi.

 

Osmanlı Devleti'nde Taşra Teşkilatı Üç Bölüm­den Meydana Gelmiştir:

 Merkeze Bağlı Eyaletler (Salyanesiz Eyaletler)

Dirlik sisteminin uygulandığı eyaletlerdir. Bu eya­letler dirliklere ayrılır, maaş karşılığı asker ve görevlilere verilir, "yıllıksız eyaletler" de denilen bu eyaletler, XVI. yüzyılda Rumeli, Bosna. Temaşvar, Budin, Eğri, Anadolu, Zülkadriye, Trab­zon, Şam, Halep, Hakka, Diyarbakır, Van, Kars. Kıbrıs ve Kefe eyaletlerinden oluşuyordu.

Özel Yönetimi Olan Eyaletler (Salyaneli Eyaletler)

Bunların gelirleri dirliklere bölünmez, vali ve as­kerlere belli bir maaş verilirdi. Bu tür eyaletlere salyaneli (yıllıklı) denirdi. Salyaneli eyaletlerin geliri iltizama verilirdi. Bu eyaletlerden alınacak belli miktardaki verginin devlet hazinesine yatı­rılmasına iltizam, açık arttırmayla vergileri top­lamaya hak kazanan kişiye mültezim denirdi. Mültezim devlete verdiği peşin vergiyi, salyaneli eyaletlerden kendisi toplardı. Trablusgarp. Tunus, Cezayir, Mısır, Bağdat, Yemen ve Ha­beş eyaletlerinde bu sistem uygulanmıştır.

İmtiyazlı Eyaletler

Bunlar içişlerinde serbest olup, siyaset bakı­mından Osmanlı Devleti'ne bağlıydılar. Yöneti­cileri padişah tarafından bölgenin ileri gelenleri arasından atanırdı. Kırım Hanlı­ğı, Eflak, Boğdan, Erdel ve Hicaz, Rakuza ve Sakız cumhuriyetleri bu statüye dahildi. Yıllık belli bir miktar vergi verirlerdi. Savaş zamanı yardımcı kuvvet olarak asker göndermek ile yükümlüydüler.

Kırım Hanlığı ve Hicaz Emirliği vergi vermezdi. Hicaz emirliği şerif adı verilen peygamber soyundan gelen kişilerce yönetilirdi. Hicaz emirliğinin savaş zamanı asker gönderme yükümlüğü yoktu.

 

Beylerbeylik: Başında o bölgenin en yüksek askeri ve mülki otoritesini elinde bulunduran Beyler­beyi bulunurdu. Has adı verilen en geniş topraklar tımar olarak verilirdi. Sefere çıkarken Eyâlet deni­len beylerbeyi mıntıkasındaki, bütün Sancak Beyle­rini ve Tımarlı Sipahilerini yanma alıp istenilen yer­de orduya katılırdı. Beylerbeylerinin kendilerine bağlı diğer idari birimler üzerine geniş yetkisi yoktu. Sadece teftiş yaparlardı. Beylerbeyi merkez sanca­ğının idaresinden sorumlu idi.

Sancaklar: Başında Sancak Beyleri bulunur­du. Adli işlere bakan birde kadı bulunurdu.Sancakların idari, mülki ve asayiş işlerinden so­rumlu idi. Sancak Beyi bir şehzade ise yetkileri da­ha geniş olurdu.

Sancak Beyi herhangi bir savaş halinde, san­cağı içindeki tımarlı sipahileri toplayarak Beylerbe­yinin komutasına girerdi.

Kazalar: Başında Kadılar, Alay Beyleri ve Su­başılar bulunurdu. Güvenlik işlerinden Subaşılar so­rumlu idiler. Taşra yönetiminde Kadı, her türlü idari işlemi yargı denetimin de tutan önemli bir görevli idi.

Kadıların Görevleri:

İslam hukukunu uygularlar, kişiler arasında­ki anlaşmazlıkları çözümlerler.

Miras, ticaret ve nikah işlemlerini karara bağlardı.(Noterlik hizmeti yapardı.)

Vergilerin toplanması ve bunların hazineye aktarılmasını sağlardı.

Görev bölgesinde denetim yapardı.

Merkezden gönderilen emirler halka duyu­rur, halkın şikayetlerini de Divana iletirdi.

 

Köy: Osmanlı Devleti'nde en küçük yerleşme yeridir. Köyün önderi imam veya köy kethüdası idi. Toplanma merkezi ise cami idi. Yönetici seçimle belirlenir ve Kadı’nın ataması ile gerçekleşirdi.

 

Taşra Yönetimindeki Diğer Görevliler

Taşra yönetimindeki beylerbeyi veya sancakbeyi kadı ikilisinin yönetimi altında halkın sosyal ve ekonomik faaliyetlerinin yürütülmesi için birçok gö­revli bulunuyordu. Padişah tarafından görevlendiri­len bu kişiler hazineden maaş almazlar, reayadan gördükleri hizmete karşılık kanunlarda belirtilen vergi, resim ve harçları alırlardı. Böylece resimler toplanır ve verginin alınmasına neden olan görev­ler yerine getirilirdi. Taşrada Muhtesip, Kapan Emin­leri, Beytülmal Emini ve Gümrük Eminleri gibi gö­revliler bulunuyordu.

 
Mahalli Teşkilat

Devlete bağlı halkın kendi beldesindeki düzen ve hizmetlerin yerine getirilebilmesi, ortaklaşa harcamaların gerçekleştirilebilmesi ve daha önemlisi bi­reylerin devlet karşısındaki iradesinin belirlenebilmesi için mahalli örgütler kurulmuştur.

Mahalle ve Köy Teşkilâtı

Mahalle ve köy teşkilatında en önemli görevliler; Mahalle imamı ve Yiğitbaşı idi. Mahalle imamı, hü­kümetin temsilcisi sayılır ve padişahın emirlerini halka duyururdu. Yiğitbaşı, mahalle halkı tarafın­dan seçilir ve mahallede güvenliği sağlardı.

Esnaf Teşkilâtı

Osmanlı Devleti'nde esnaflar, lonca adı verilen teşkilata bağlıydı. Her esnaf bir loncaya üye olur, loncanın denetimi ve koruması altında bulunurdu. XIII ve XIV. yüzyıllarda Ahi teşkilatı olarak kurulan bu teşkilat, Osmanlılarda lonca adını almıştır. Her loncada yaşlılardan meydana gelen bir kurul bulunurdu ve en yaşlısına şeyh denilirdi. Loncanın işleri şeyhin yardımcısı konumundaki kethüda tarafından yürütülürdü. Lonca ustalardan oluşurdu. Şeyh çıraklık ve ustalık törenlerini yönetir, cezaların uygulanmasını sağlardı. Her loncada mesleği çok iyi bilen fiyat tespitinde yardımcı olan iki uzman (ehl-i ibre) vardı.

 

Loncanın Görevleri:

Üye sayısını, malların kalitesini belirlemek.

Esnaf hükümet ilişkilerini düzenlemek.

Üyelerin zararını karşılamak, kredi vermek

Çalışamayacak durumdaki üyeleri korumak.

 

Cemaat idareleri

Osmanlı Devleti'nde cemaat kavramı Hıristiyan. Er­meni ve Musevi topluluklar için kullanılıyordu. Bu cemaatlere mensup olan kişiler, ibadetlerini ser­bestçe yapar, istediği işle uğraşır, kendi dinlerine ve dillerine uygun eğitim yaparlardı.

Bu cemaatler dini kuruluşlar etrafında birleşmiştir. Devletle Hıristiyan halkın ilişkilerini düzenlemek için Fatih Döneminden itibaren Fener Patrikhanesi ve Patrik görevlendirilmiştir. Aynı şekilde Ermeni ve Yahudi Hahambaşılar da kendi cemaatlerinin tem­silcisiydi.

Cemaatler; evlenme ve boşanma konusunda ta­mamen kendi kurallarını uygular, ceza hukukunda ise. kadıların kararlarına uyarlardı.

Taşra Teşkilatında Meydana Gelen Değişiklikler

18. Yüzyıldaki Değişmeler

17. yüzyıldan itibaren taşra teşkilatı, giderek eski özelliklerini kaybetmeye başladı. Bu deği­şiklik önce taşradaki yöneticilerde görülmüştür. Eyalet ve sancaklara gönderilen idareciler yer­lerine gitmeyerek vekiller (mütesellim) tayin ettiler. Bu ne­denle 18. yüzyılda ortaya çıkan ayanlar güç­lenmeye merkezi yönetimle çatışmaya ve karşı gelmeye başlamıştır.

İltizam usulü yaygınlaşmıştır. Bu uygulamanın sonucunda tımar sistemi ve tımarlı sipahiler iş­levini kaybetmiştir. Bu durum eyaletlerde ve sancaklarda güvenliğin bozulmasına neden ol­muştur.

Tımar sisteminin bozulmasına paralel olarak topraklar boş kaldı, üretim azaldı, ekonomik sorunlar ortaya çıktı. Ayrıca eyalet ordusu öne­mini yitirmiştir.

 

19. Yüzyıldaki Değişmeler

II. Mahmut, merkezi otoriteyi güçlendirme yolu­na gitti. Ayanların merkeze olan bağlılıklarını artırmak için onlarla "Sened-i İttifak" denilen belgeyi imzaladı (1808). Ancak bu belge padi­şahın yetkilerini sınırladığı gibi ayanların varlı­ğını da meşrulaştırmıştır.

II. Mahmut, Yeniçeri Ocağı'nı kaldırdıktan son­ra yönetime tam olarak hakim olmuş ve ayanlık sistemini ortadan kaldırmıştır.

Mahalle ve köylerde muhtarlık oluşturuldu.

Tanzimat Dönemi'nde iltizam usulü kaldırılmıştır. Güvenlik için zaptiye teşkilatı kuruldu. Eyaletlerde Büyük Meclis denilen meclisler kuruldu. Sonradan bu meclis Eyalet meclisi adını almıştır.

1864'te Vilayet Nizamnamesi çıkarılarak vilayet, liva (sancak), köy birimlerine ayrıldı. 1871 yılında köy ile kaza arasında nahiyeler kuruldu. Sancaklarda mutasarrıflar, kazalarda kaymakamlar yönetici oldular. Nahiyelerin başına seçimle gelen Nahiye müdürü getirilmesi kararlaştırıldı.

 

İdari Birim

Yönetici

Asayiş

Adalet

Eyalet

Beylerbeyi

Subaşı

Kadı

Sancak

Sancak Beyi

Subaşı

Kadı

Kaza

Kadı

Subaşı

Kadı

Köy

İmam veya

Köy Kethüdası

Yiğitbaşı

Kadı Naibi

Toprak Yönetimi:

Daha önceleri Türk-İslâm devletlerinde olduğu gibi Osmanlı Devleti'nde de toprak üç birime ayrılmıştı.

 

Mülk Arazi: Osmanlı devletinde halkın elinde bulunan tamamen halka ait topraklardı. Bu tür topraklar ikiye ayrılırdı:

Öşür Topraklar: Fetih sırasında Müslüman­lara ait olan veya ele geçirildiğinde Müslümanlara verilmiş olan topraklardır. Bu topraklar sahiplerinin mülkü olup, istedikleri gibi tasarruf edebilirlerdi. Bu mal sahipleri öldükleri zaman öldüklerinde toprakla­rı varislerine kalabiliyordu. Devlet bu toprak sahip­lerinden toprak üretim vergisi olan öşür (onda bir oranında alınan vergi) alırdı.

Haraci Topraklar: Fetih sırasında Müslüman olmayan yerli halkın ellerinde "mülk" olarak bırakı­lan topraklardır. Bu şekildeki topraklarda öşrü top­raklar gibi sahipleri tarafından şahsi tasarrufa açık­tı. Miras bırakabilirdi. Yalnız bu topraklardan alınan vergi biraz farklıydı. Haraci topraklardan iki türlü vergi alınırdı.

Harac-ı Mukaseme: Toprağın verimine göre alman üretim vergisidir.

Harac-ı Muvazzaf: Arazinin yüzölçümüne göre alman vergidir.

 

Vakıf Arazileri: gelirleri cami, medrese, hastane, imarethane, han ve hamam gibi topluma hizmet veren kuruluşların masrafları için ayrılmış arazilerdir. Vakıf arazilerinin alınıp satılması kesinlikle yasak olup vergiden muaf tutulmuşlardır. Vakıf topraklar üzerinde çalışan halk, arazisi hangi vakfa ayrılmışsa öşür vergisini o vak­fın yöneticisine veriyordu

 

Miri (Emiri) Arazi : Memleketteki toprakların büyük bir kısmı bu topraklardır. Bu topraklar devle­te ait topraklardır. Bunlar devletin olmakla beraber, ekip-biçmek ve boş bırakılmamak şartıyla yine eski sahipleri üzerinde bırakılıyordu. Kendilerine arazi verilenler, şartlara uyarak, o toprağı ekip biçerler ve öldükleri zaman bu yerler vergisini vermek sure­tiyle çocuklarına kalırdı. Ancak bu topraklar onu iş­leyenlerin özel mülkü olmadığı için alınıp-satılamaz, vakıf yapılamaz ve hibe edilemezdi.

Miri arazi çok çeşitlere ayrılmış olup, bazı önemlileri kısaca şöyledir:

Havass-ı Hümayun : Bu toprakların geliri devlet hazinesine giderdi. Bu toprakların bir kısmı doğrudan padişaha ait olup geliri ise Hazineye gi­derdi.

Paşmaklık : Padişahların kızlarına, anneleri­ne ve ailelerine ayrılan topraklardır.

Malikane : Devlet adamlarına hizmetleri se­bebiyle mülk olarak verilen topraklardır. Bu toprak­ların mülkiyeti şahıslara aitti. Ancak tasarruf yetkisi devletin olup, istediği kimseye verirdi.

Yurtluk : Sınır boylarını bekleyen asker ailelerine verilirdi. Fetih sırasında bazı komutanların hizmetlerine karşılık olmak üzere verilen topraklar­dı. Yurtluk herhangi bir yerin gelirinin hayatta oldu­ğu sürece bir kimseye verilmesidir.

Ocaklık : Bu hakka sahip olanlar, öldüklerin­de miras hakkı söz konusu olan topraklar idi. Kale muhafızlarına ve tersane giderlerine ayrılmıştır.

Mukataa : Gelirleri doğrudan hazineye ayrılan topraklardı.

 

Dirlik Toprakları : Belli hizmet karşılığı devlet adamlarına ve görevlilere verilen topraklardır. Üç kısma ayrılmıştır.

Has : Yıllık geliri yüz bin akçeden fazla olan dirliklerdir. Haslar padişahlara, vezirlere, divan üyelerine, şehzadele­re, beylerbeylerine, sancak beylerine verilirdi. Has sahipleri dirliklerinin gelirine göre silahlı ve her an savaşa hazır cebelu beslerdi.

Zeamet : Yıllık yirmi bin ile yüz bin akçe geli­ri olan topraklardır. Orta dereceli devlet memurlarına, kadılara, hazine ve tımar defterdarına, alay beylerine,kethüdalara, kale komutanlarına ve divan katiplerine verilirdi. Zeamat sahipleri ilk yirmi bin akçe hariç sonraki her beş bin akçe için bir cebelu beslerdi.

Tımar : Yıllık geliri üç bin ile yirmi bin akçe arasında olan dirliklerdir. Bunlar geçimlerini sağla­mak ve hizmetlerine ait masrafları karşılamak üze­re bir kısım asker ve memurlara tahsis edilen top­raklardı. Tımar sahipleri gelirlerinin üç bin akçesini geçimleri için ayırırdı. Buna kılıç tımarı denirdi. Geri kalan her üç bin akçe için bir cebelü beslerlerdi.Tımar toprakları üç kısma ayrılmıştır.

Mustahfaz tımarı  : Camii imam ve Hatiplerine verilirdi.

Eşkinci tımarı        : Savaşta yararlılık gösteren­lere verilirdi.

Hizmet Tımarı       : Saray da çalışanlara verilirdi.

 

Dirlik Sisteminin Amaçları:

Topraktan daha iyi yararlanma

Devlet gelirlerini arttırma

Üretimde sürekliliği sağlama

Devlete masrafsız asker besleme

Ülkenin, Tımar bulunan bölgelerinde devlet otoritesini sağlama.

Vergilerin toplanmasını kolaylaştırma

Halkın ezilmesini önleme

Ülkeyi bayındır hale getirme

Ekonomik ve sosyal hayatı düzenleme.

 

Miri araziyi ekip biçen halka ve köylüye reaya denirdi. Bunlar vergileri, devlet o yeri hizmet karşılı­ğı kime vermişse ona ödüyorlardı. Dirlik sahiplerine de sipahi denirdi. Reaya toprağı ekip biçmek ve ba­kımıyla yükümlüydü.

Tımar rejimi içinde Tımar sahiplerinin ve rea­yanın hakları karşılıklı olarak düzenlenmiştir. Hiçbir zaman reayanın toprağı bırakıp gitmesine tımar sahibi izin vermezdi. Sipahi'nin çift bozan denilen bir tür tazminat vergisi alma hakkı vardı. Bunun yanın­da haksızlığa uğrayan köylünün de şikayet hakkı vardı. Eğer sipahi haksızsa hakkında işlem yapılır, dirliği elinden alınırdı.

Kuruluş ve Yükselme Dönemleri'nde tımar sis­temi iyi işlemiştir. Sefer esası üzerine kurulan bu sis­tem:

Savaşların uzaması.

Tımarların belli kimselerin elinde toplanması

Tımarların iltizama verilmesi

Tımarların rüşvet ve iltimasla satılması gibi nedenlerden dolayı bozulmuş II. Mahmut devrinde de kaldırılmıştır.

 

İltizam Sistemi

Osmanlı Devleti'nde tımar sistemi içine yerleştirilemeyen faaliyetlerin gerektirdiği parayı sağlayabil­mek için tımar sistemi yanında bir de iltizam usulü uygulanıyordu. XVI. yüzyılda bazı eyaletlerin ver­gilerinin açık artırma yoluyla belirli bir bedel karşılı­ğı peşin olarak mültezim adı verilen kişilere bırakıl­masına iltizam denir.

XVI. yüzyılda sınırların genişlemesi sonucu devle­tin giderleri arttı, uzak bölgelerdeki toprakların ver­gilerinin toplanması zorlaştı. Böylece uzak eyalet­lerde tımar sistemi yerine iltizam sistemi uygulandı. Bu sistem ilk defa Kanuni zamanında, Sadrazam Rüstem Paşa tarafından uygulandı. Devlet, uzak bölgelerin vergi gelirlerini açık artırmayla nakit ola­rak satmış, eyaletlerdeki askerler ve yöneticilerin maaşlarını ödemiştir. Mültezim, tımar sahibi gibi vergiye konu olan faaliyeti yapan zümreleri ve böl­geyi yöneten kişiydi. Dirlik sahibinin hakları mülte­zime de tanınmıştı. Merkezi idarenin zayıflamasıy­la, eyaletlerde asker yetiştirilmemiş ve halktan faz­la vergi alınarak reaya zor duruma düşürülmüştür.

 

Tarım

Osmanlı toplumunda ekonominin en önemli kolu tarımdı. Tarım politikasını belirleyen en önemli uy­gulama tımar sistemiydi. Bu sistemde toprağın mülkiyeti devlete, işleme görevi köylüye, vergisi si­pahiye aitti. Köylü, toprağı sürekli işleme ve miras bırakma hakkını devam ettirebilmek için bazı yü­kümlülükleri yerine getirmek zorundaydı:

Sebepsiz olarak toprağını terk edemezdi.

Öşür ve diğer vergileri sipahiye ödemek zo­rundaydı.

Toprağını sebepsiz olarak üç yıl üst üste boş bırakamazdı. Eğer bırakırsa toprak ken­disinden alınırdı.

Bu yükümlülüklere karşı devlet de halkın güvenliği­ni korumak ve düzeni sağlamakla görevliydi. Vergi­yi toplamakla görevli olan sipahinin de reayaya karşı yükümlülükleri vardı:

Üretimin devamlılığını sağlama.

Reayanın vergilerini toplama.

Cebelu denilen asker yetiştirme.

Asker toplama.

Asayiş ve düzeni sağlama.

Bayındırlık faaliyetlerini yapma.

 

Geniş topraklar, çeşitli iklim özelliklerinin varlığı ve toprak yönetiminin iyi olması nedeniyle tarımsal üretim yüksekti. Ürün fazlası Akdeniz ülkelerine sa­tılarak önemli gelir sağlanmıştır.

 

Hayvancılık

Hayvancılık tarım ekonomisinin ve genel ekonomi­nin önemli unsurlarından biridir. Osmanlı Dönemi'nin teknolojik seviyesi içinde hayvan, ulaşım ve üretimin en önemli güç kaynağı idi. Hayvancılık, daha çok Doğu.,Orta ve Batı Anadolu'daki göçebe­ler tarafından yapılmaktaydı. Adet-i ağnam adıyla önemli bir miktar teşkil eden hayvanlar için vergi toplanıyordu. Bursa'da ipek, Ankara'da tiftik, Sela­nik'te çuha, Bulgaristan'da aba üretimi hayvancılı­ğı önemli sanayilerin hammadde kaynağı durumu­na getirmiştir. Osmanlı Devleti'nde hayvancılığın gelişmesinde, boy ve Türkmen geleneklerinin yanı sıra ülkenin coğrafi koşullarının da etkisi olmuştur.

 

Sanayi

Esnaf Teşkilatı: Esnaf ve zanaatkârların çalışma ve pazar sorunlarını çözmek, mesleğe yeni ele­man yetiştirmek amacıyla lonca teşkilatı kurulmuştur. Osmanlı şehirlerindeki loncalar, ekonomik ha­yatın temeli durumundaydı. Loncaların dışında, esnaflık ve zanaatkârlık yapmak mümkün değildi. Loncalar, devletçe belirlenen kurallara uymak zo­rundaydı.

XVI. yüzyıla kadar Müslüman ve Hıristiyan esnaflar aynı loncaya üye olabilirken, daha sonra loncalar ayrıldı.

Loncaların Başlıca Görevleri

Ürünlerin kaliteli yapılmasını sağlamak ve fiyatları belirlemek

Esnafla hükümet arasında ilişkileri düzenle­mek

Üyelerinin zararlarını  karşılamak ve kredi sağlamak

Halka mesleki eğitim vermek

Kendi aralarında iyi bir dayanışma sağlayan lonca yöneticileri, esnaf birliğinin sorunları kadar belde­nin sorunlarıyla da ilgileniyorlardı. Bu teşkilat halka mesleki eğitim vermeyi de ihmal etmemiştir.

 

Ticaret

Osmanlı Devleti'nin ilk dönemlerinde en önemli ti­caret merkezi Bursa idi. Fatih Dönemi'nde ülke sı­nırlarının genişlemesiyle birlikte ticaret de gelişti. Karadeniz kıyılarında Amasra ve Trabzon fethedil­miş, buralar önemli ticaret merkezleri haline gel­miştir.

XV. ve XVI. yüzyıllarda, Türk tüccarları uluslarara­sı ticaret faaliyetlerinde görülmeye başlamıştır.

XVI. yüzyılda Bursa, istanbul, Kahire, Halep, Kefe, Edirne ve Selanik önemli ticaret merkezleriydi.

ipek ve Baharat Yollarıyla gelen mallar, Türk tüc­carları tarafından Avrupa'ya nakledilirdi. Karadan yapılan ticaret, kervanlarla gerçekleştiriliyordu. Ti­caret devlet tarafından teşvik edilir ve ticaret eş­yasından alınan vergiler son derece düşük tutu­lurdu.

 

Hukuk

Osmanlı Devleti'nin İlk Yıllarında Hukuk

İlk dönemlerde yazılı bir hukuk olmadığından hu­kuksal anlaşmazlıklar töre ve geleneklere göre çö­zümleniyordu. Ayrıca Türkiye Selçuklularının hu­kuki uygulamaları da devam ettirilmiştir.

Osmanlı nüfusunun artması, topraklarının genişle­mesi her alanda olduğu gibi hukuk alanında da dü­zenlemelere yol açmıştır. Osmanlı Devleti fethetti­ği yerlerdeki halkın Osmanlı yönetimine uyum sağ­lamasını kolaylaştırmak amacıyla yürürlükteki ka­nunları bir süre kaldırmamıştır.

 

Osmanlı Hukuku'nun Temelleri

Osmanlı Devleti'nde hukuk; şer'i ve örfi hukuk ol­mak üzere iki temele dayanıyordu. Örfi hukukun şer'i hukuk kurallarına ters düşmemesine özen gösterilmiştir.

 

Osmanlı Hukukunun Gelişmesi

XV. yüzyılda Osmanlı hukuku gelişmeye başla­mıştır, ilk Osmanlı Kanunnamesi Fatih tarafından Kanunname-i Âli Osman adıyla düzenlendi. Fatih'ten sonraki padişahlar da kanunnameler yap­mışlardır. Bunların en meşhuru Kanuni Sultan Sü­leyman'ın kanunnamesidir. XV. ve XVI. yüzyıllarda Şeyhülislâmların verdiği fetvalar Şer'i hukukun ge­lişmesinde etkili olmuştur.

 

Osmanlı Devleti'nde Hukukun Uygulanışı

Osmanlı Devleti'nde bütün davalar Şer'i mahkeme­lerde çözümleniyordu. Mahkemelerde hâkim ola­rak kadılar görev yapıyordu. Kararlar Şer’iyye Sicillerine yazılırdı. Kadılar, Şer'i hukuk konularında karar veremediklerinde "Müftü"den fet­va isterlerdi. Mahkemeler herkese açıktı. Mahke­menin verdiği karan kabul etmeyenler bir üst mah­keme olan Divan-ı Hümayun'a müracaat ederlerdi. Burada verilen kararlar değiştirilemezdi. Kadıların yardımcıları (naipler) vardı. XVI. yüzyıl sonlarına kadar toprak kadılığı adıyla seyyar kadı­lar vardı. Soruşturmalar toprak kadıları tarafından yapılıyordu.

 

Kadıların Vazifeleri

İslam hukukunu uygularlar, kişiler arasında­ki anlaşmazlıkları çözümlerler.

Miras, ticaret ve nikâh işlemlerini karara bağlardı. (Noterlik hizmeti yapardı.)

Vergilerin toplanması ve bunların hazineye aktarılmasını sağlardı.

Görev bölgesinde denetim yapardı.

Merkezden gönderilen emirler halka duyu­rur, halkın şikâyetlerini de divana iletirdi.

 

Osmanlı Hukukunda Meydana Gelen Değişmeler

XIX yüzyılda Osmanlı hukukunda önemli değişiklikler olmuştur

Avrupa hukuk kuralları örnek alınmıştır.

Tanzimat Dönemi'nde, II. Mahmut'un kurduğu Davalar Nezareti; Adliye Nezareti adını aldı (1870). Ticaret ve Temyiz Mahkemeleri kurul­du. Avrupa ile ilişkilerin yoğunlaşması üzerine maliye, hukuk, ticaret, ekonomi, eğitim ve idare alanlarında birçok kanun ve yönetmelik çıkarıl­dı. Ceza Kanunu (1840), Ticaret Kanunu (1850), Deniz Ticaret Kanunu (1868) ve yeni çıkan ka­nunları bildiren Düstur adlı dergi çıkarıldı (1865). Ahmet Cevdet Paşa'nın başkanlığında (Mecel­le adı verilen) İslâm hukukuna dayalı medeni kanun hazırlandı (1866 – 1878).

19. yüzyıl Osmanlı adalet teşkilatının en önem­li eksiği mahkemelerde birlik olmamasıydı. Bu mahkemeler dört kategoride incelenebilir: Niza­miye Mahkemeleri (Adliye nezaretine bağlı yeni mahkemeler), Konsolosluk Mahkemele­ri (Elçilik ve konsolosluklara bağlıydı, yabancıların davalarına bakardı, dolayısıyla Dışişleri Bakanlığı’na bağlıydı), Şer'i Mahkemeler (Şeyhülislama bağlı, Müslüman halkın evlenme, boşanma, miras v.b. gibi davalarına bakardı), Cemaat Mahkemeleri (Gayri Müslimlerin davalarına bakan mahkemeler, sadrazama bağlıydı).

 

www.tarihogretmeni.com

tarihogretmeni@msn.com