AnasayfaHakkımızdaGüzel Yazılarİyi KitaplarBizim ArşivBağlantılarDost SitelerGörüşlerinizİletişim
 
Öğretmenlere Özel Yazılarımız Sizden Gelenler Tavsiyeler Sözler Hazinesi Forum
 
 




YOKSA HER ŞEY YALAN MI?
 

Yaşadığımız sürece tarihe tanıklık ediyoruz. Gözümüzün önünde cereyan eden o kadar çok olay var ki, bildiğimiz, gördüğümüz hatta yaşadığımız pek çok şey, bazı insanlar tarafından farklı yorumlanıyor.

“Beyaz olan siyah”, “yanlış olan doğru” olarak anlatılıyor, gösteriliyor. Bu ifadeler, bir de öyle süslü püslü bir şekilde sunuluyor ki, insan kendinden bile tereddüt eder hale geliyor. Bu duruma “bir deli bir kuyuya taş atıyor, kırk akıllı onu çıkarmaya çalışıyor” da denilebilir. Bugün yaşananlar da tarihe kayıt olarak düşüleceğine göre, artık yazılacak olanlar, kalem sahiplerinin insafına kalmış durumda!

Ben bu tarih yazıcılığı konusunda, Mustafa Kemal’in “tarihi yazan, yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır” sözünü hatırlarım. Ne yazık ki, biz de tarihi yazanlar, ya iktidar sahiplerine şirin gözükmek amacıyla, ya da kendi siyasî fikirleri doğrultusunda bir tarihçilik yapmışlardır. Oysa bilimsel tarihçilik tarafsız, belge ve kaynaklar yoluyla ortaya konulan bir tarih anlayışıdır ve öyle olmalıdır.

Tarihimizde tartışılan pek çok bilgi var. Zaman zaman bazı tarihî bilgilerin çıkan yeni belge ve bulgulara göre değiştiğini bile görürüz. Hele hele yakın tarihimize baktığımızda bu kargaşanın daha da fazla yaşandığını görürüz. Bu konuda oldukça da uzun bir liste sırlayabiliriz. En çok bilinen birkaç tanesini hatırlatacağım.

Mesela:

II. Abdülhamit, baskıcı, zalim ve beceriksiz bir sultan mı, yoksa bir dahi mi?

Sultan Vahdettin, vatan haini mi, gerçek bir vatansever mi?

Enver Paşa, bir kahraman mı, hayalperest bir çılgın mı?

Bahsettiğimiz tarihî tartışmalar sadece Türk Tarihi’nin bir sorunu değildir. Dünya Tarihi’nde de buna benzer tartışmalı ve şüpheli bilgiler var.

Piramitleri uzaylılar mı inşa etti?

İnsanlığa yön veren bilginler, gerçekte İslâm bilginleri miydi?

Amerika’yı Kolomb mu, Müslümanlar mı keşfetti? Ya kıtanın gerçek sahipleri, İnka, Aztek ve Mayalar’a ne diyelim?

Hitler, II. Dünya Savaşı’nda gerçekten Yahudileri katletti mi?

Bunun gibi daha pek çok konu çelişkilerle dolu bilgiler yığınıdır. Bize dönelim. Bizim tarihimizle ilgili çalışmaları, doğal olarak üniversitelerimizden ve Türk Tarih Kurumu’ndan bekliyoruz. Ancak üniversitelerimiz bilimsel çalışmalardan uzak olduğu için bu konuda ciddi bir çalışma yapılmamıştır.

Ülkemizdeki pek çok tarihçinin bilim adamlığı ile ilgisi yoktur. Bunu üniversite eğitimimiz sırasında şaşkınlıkla gördüm. Okulun ilk haftası yüzlerce kaynak eser adı verilir. “Bunları okuyacaksınız” denir. Öyle ders anlatmak, araştırma ve tartışma ortamı yaratmak nerde? 4 yıl boyunca eğitim gördüğüm üniversitem, bizlere bu imkânı sunmadı. O yüzden üniversitelerimizin çoğunun nasıl bir tarih eğitimi verdiğini çok iyi biliyorum. Mutlaka iyi üniversitelerimiz ve tarihçilerimiz var. Ama sayıları çok az ve çalışmaları kesinlikle yeterli değil.

Türk Tarih Kurumu ise yıllardır kendinden bekleneni veremeyen bir kurum olarak karşımızdadır. Kuruluşunun ilk yıllarındaki üstün çabası da tam bir fiyaskodur. Türklerin atalarının Etiler (Hititler) olduğu, Türk Dil Kurumu ile birlikte yürüttüğü Güneş Dil Teorisi gibi, bütün dünyadaki dillerin Türkçe’den türediği iddiaları, bizi dünyada gülünç bir duruma düşürmüştür. Bugün bile tarihte kurulan büyük Türk devletleri dediğimiz pek çok devletin gerçekten Türk olup olmadığı aslında kesin değildir.

Yapılması gereken tarihin, siyâsî müdahalelerden ve partizan düşüncelerden arındırılmasıdır. Bu ülkede başbakanlık yapmış Bülent Ecevit, “Vahdettin, vatan haini değildi” diyorsa, yine cumhurbaşkanlığı yapmış Süleyman Demirel, “Vahdettin’in daha bir yüz yıl kadar daha hain olarak bilinmesi lazım” diyorsa, bu ifadeler, tarih alanında çok ciddi çalışmaların yapılması gerektiğinin birer kanıtıdır.

Ancak binlerce arşiv belgesi, maalesef 1931 yılında, elektrik karşılığı “kuru ot ve paçavra fiyatına, okkası üç kuruş on paraya” Bulgaristan’a satılmıştır. Ayrıca, Devlet Arşivleri’ndeki yüz binlerce arşiv belgesi okunmayı beklemektedir. Arşiv belgelerine olan kayıtsızlığımız, bugün uluslararası sorunlarda bizi zor durumlara düşürüyor. Kıbrıs, Musul-Kerkük, 1915 Ermeni Olayları gibi pek çok konuda arşivlerimizin açılması, dünya siyasetinde önümüzü görmemize ve elimizi kuvvetlendirmeye yarayacaktır.

21. yüzyılda, hâlâ kendi tarihini net bir şekilde okuyamamış ve ortaya koyamamış bir Türkiye’nin güçlü ve büyük ideallerle yoluna devam etmesi çok zor olacaktır.

Tarih, herkesin kendi kafasına göre yorumlayacağı, değiştireceği bir siyasi oyuncak haline dönüşmemelidir. Üniversitelerimiz ve Türk Tarih Kurumu dışında tarih araştırmaları yapan diğer kurum, vakıf ve derneklerin ciddi çalışmalarına ihtiyacımız var. Türkiye’de iş alanı bulamayan üniversitelerimizin Arkeoloji ve Arşivcilik mezunları gerekli alanlarda istihdam edilmelidir.

Fazıl Mustafa TAŞÇI

www.tarihogretmeni.com

tarihogretmeni@msn.com


 



www.tarihogretmeni.com